• DERGİ
  • KAMPÜS
  • PROFİLİM
  • Yazarlar
  • Künye

  • Ana Sayfa
  • Eğitim
  • Röportajlar
  • Kültür-Sanat
  • Moda
  • Sağlık
  • Gezi
  • Spor
  • Teknoloji

Ana Sayfa » Röportajlar » Oyun ruhunun gıdası: Emre Yücelen

Oyun ruhunun gıdası: Emre Yücelen

Yazar: Editor    Etiket:  emre yücelen, emre yücelen röportaj, istanbul kıyamet vakti    Tarih:  Mayıs 7, 2011  |  Yorum yok



Hazırlayan: Selin GÜNGÖR

Bilgisayar oyunu oynamak artık bir hobi halini aldı çoğumuz için. Aslında bunun olmamasına da imkan yok. Kendini sürekle geliştiren sektörde yeni çıkan oyunlar, yeni maceralar, yeni bölgeler ve düzenlemeler bizleri biraz daha bilgisayar ekranının içine çekiyor. Eminim ki bu yazıyı okuyanlar içlerinden şimdi şunu söylüyor: “Ben de şunu oynuyorum, bu oyun ne kadar güzeldi, ben bir ara yine oynayayım o oyunu…”
Bu oyunlardan bir tanesi de Sobee şirketinin çıkarttığı İstanbul Kıyamet Vakti. Oyunun en büyük özelliği tamamen Türk yapımı olması… Oyunun kurucusu ise Mevlüt Dinç. Bir süre önce Sobee şirketi, TTNET tarafından satın alınarak kendini daha da büyütme yolunda büyük bir adım attı. Oyunun kendisi kadar, müzikleri de çok başarılı. Müzikleri yapan ise Emre Yücelen… Kendisi bir müzisyen ve ‘Kelebek’ isimli bir albümü var. İşini çok seviyor. Yetenek yelpazesi de hayli geniş. Öte yandan oyunlara müzik yaparak hayatındaki en büyük tutkularından birini gerçekleştiriyor.

Müzik hayatınız nasıl başladı?

Müzikle ilk tanışmam ortaokul yıllarında oldu. Küçük bir çocuktum. İlk olarak babamın aldığı org ve gitarla başladım. Çok ucuz, vasat bir gitar ama ben onu çalmakla uğraşırdım. Daha sonra mahalledeki arkadaşlarımla bir rap grubu kurduk, yıl 1992 falan olması lazım… Türkiye’de rap müzik yok o zaman. Biz Vanilla Eyes, MSMO falan dinleyerek rap yazıyorduk. Ara müziklerimiz hazırdı zaten, orgta bestelemeye çalıştık, sayfalarca sözler yazardık. Aslında müzikle tanışmam ritim ve söz yazmakla oldu diyebilirim. Lise yıllarında da gitar hayatıma iyice yerleşti. Bu arada grup arkadaşlarım da gitar çalmaya başladı. Aslında hepimiz kabuk değiştirdik ve ben beste yapmaya başladım. Gitarı ilk çalmaya başladığımın ikinci gecesinde beste yaptım, üçüncü günü yeniden yaptım. Sürekli beste yapabildiğimi fark ettim ama bu o zamanlar bana tabi çok normal geliyordu. Bunun özel bir yetenek olduğunu hiç düşünememiştim. Şarkı yaptım deyip kayıt ediyordum ve sadece lise yıllarında 200’e yakın şarkı kaydettim. Hatta ‘Rüzgar Olacak’ isimli parça bu albümde de var. Lise sonrasında 1-2 yıl jeoloji mühendisliği maceram oldu, sonra İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı Şan Bölümü’nü bitirdim.
Bütün hayatım aslında İTÜ’yü kazandıktan sonra başladı diyebilirim. Çünkü o zaman müzisyen çevresiyle kendimi de müzisyen olarak yetiştirme şansı buldum. İlk günden bugüne kadar sıralarsam; çocuksu bir başlangıç ve daha sonra profesyonelliğe geçilen bir adım olarak nitelendirebilirim.

Sandersi.com isimli bir siteniz var. Bu siteyi bize biraz anlatır mısınız?

İnternetle tanışmam 2000 yıllarına gidiyor. Bütün web sitelerini kendim yapıyorum. İlk web sitem www.muzikdersi.com. O zamanlar İstanbul’da bazı özel dershanelerde gitar hocalığı yapıyordum, gitar ve şan dersleri veriyordum; ama açıkçası o dönemki çalışmamdan çok mutlu olmuyordum. Çünkü çok kalabalık gruplarla çalışıyorduk ve dershane sistemini çok seven biri değilim. Çocuklara faydalı olamıyor, ben de yeteri kadar para kazanamıyordum ve bu nedenle bir gün sinirlenerek dershaneleri bıraktım. “Ben bu işin daha iyisini yaparım” dedim ve internette ‘muzikdersi.com’u kurdum. Konservatuarda öğrendiğim bilgileri 4-5 tane arkadaşımla yazmaya başladık ve videolarla insanlara anlattık. Çok büyük bir site oldu. Sadece üç ayda 6 bin üye vardı, çok büyüdü site ve hatta 2006’da Altın Örümcek Web Sitesi ödülünü aldı. En iyi ikinci eğitim sitesi ödülünü aldık. Web sitelerine başlamam şunu fark etmeme sebep oldu; insanların böyle bir isteği var, açlığı var ve insanlar bilgiye ulaşamıyor. Sonra bu siteyi, bir arşiv sitesi haline getirip, gelişimini durdurduk. Şu an müzikle tanışmak isteyen bir insan oradan çok şey öğrenebilir. Senelerdir açık tuttuğum bir yer ve hala da yazıyorum. O siteye pek çok genç, ses kayıtlarını gönderirdi. Hatta Gökhan Türkmen bizim siteye üye olup ‘Büyük İnsan’ parçasını gönderdi. O parçanın aranjesini ben yaptım ve ondan sonra parça yayıldı. Sonra ‘sandersi.com’’u açtım. Şan bölümü mezunu olduğum için bu siteyi açtım. Orda da aynı şekilde insanlara yardımcı oluyordum. Kayıtlarını gönderiyorlardı ama şan dersi benim profesyonel işimdir zaten. Albüm vokal koçluğu yapıyorum çok uzun zamandır ve şan eğitmenliği yapıyorum. Oradan profesyonel bir geçim kaynağı da sağlıyorum kendime ama sitelerin temel hedefleri geçim kaynağı olmaları değil. ‘Muzikdersi.com’ un kitlesi 28 bin, 30 bin kadar. Bir de girmiyorum artık çok uzun süredir. Güncellemesi durmuş bir site ama ona rağmen devamlı birileri üye olmaya devam ediyor.

Kelebek albümünün çıkış hikayesi nedir?

Kelebek albümü çok uzun yıllardır biriktirdiğim bestelerle oluşmuş bir albüm. Lise ve üniversite yıllarında yapmış olduğum şarkılardan pek çok şarkının bir araya geldiği, aranjörlüğünü, beste ve müziklerini yaptığım, yani bir kariyer albümüm aslında. Kendimi ilk defa baştan başa ortaya koyabildiğim bir albüm. Oluşum süreci uzun ama albüm kayıt süreci toplam bir buçuk senede oluştu.

Parçalar aslında uzun süredir elinizde vardı. Albümün çıkması neden gecikti?

Kısmet. Açık ve net söyleyeyim. Müzik piyasasında maddiyatın rolü çok büyüktür. Bunu senelerce bizim okuldaki hocalarımız da söylerdi. “Çocuklar parasız müzik yapılmaz.” Ama tamamen bununla bağlantılı değil bu işin yapılışı. Ben çok dallı budaklı bir insanım. Yani bir gün karar veririm belgesel çekerim, bir gün başka bir proje üretirim onu yapmaya kalkışırım. Bu dönem içinde o kadar çok şey yaptım ki.

Yeni albüm düşünüyor musunuz?

Yeni dönemde aklımda bir albüm yapmak yok. Yepyeni belgesel projeleri yapmak istiyorum. Yani zamanımın tamamı şarkıcılık üzerine değil. Çok sevdiğim çok iş var çünkü müzisyenlik şarkı söylemek, albümde kayıt yapmak değildir. Bu şarkıcılıktır. Ben sadece şarkıcı bir insan değilim. Şarkıcılık; yaptığım işlerden sadece biri.

Sobee ile ilk tanışmanız nasıl oldu?

Tamamen tesadüf. O zamanlar üniversitede okuyordum. Bir gün arkadaşımın evinde oturuyoruz. Nasıl olmuşsa ”PARA” Dergisi girmiş eve. Sanırım biri şirketten getirmiş. Sıkıntıdan o dergiyi karıştırırken Mevlüt Dinç isimli birinin, kim olduğunu daha bilmiyorum, Türkiye’ye geldiğini ve oyun yapmak istediğini okudum. Eski yaptığı oyunlara baktım. Benim oynadığım oyunlar falan vardı içlerinde. Sonra Mevlüt Dinç’i araştırdım. Türkiye’de ne işi var diye düşündüm. Ne işler yapıyormuş, Türkiye’de bir iş yapacakmış ve Türkiye’de bir iş yapacaksa ben neden gitmeyeyim diye düşündüm. Çünkü hayatta en büyük tutkularımdan biri Pc oyunları. Pc oyunları müziklerini yapmak en büyük arzum. Bir arkadaşımla gittik İTÜ’nün kampüsüne, çok çekinerek konuştuk. “Daha yeni başlıyoruz, iki üç bilgisayar var içeride ama hiç başlamadık. Yarın, öbür gün tekrar konuşuruz” dedi. Bu konuşmadan 6 ay sonra tekrar gittim baktım bilgisayarlar kurulmuş, ekranda bir tane resim var. Eminönü’nde bir şifacı karakteri güneşe bakıyor. Sirkeci Garı çizilmiş o kadar. Sadece grafik. “Başladınız mı?” dedim, “Evet yavaş yavaş” dedi Mevlüt Ağabey. Ben de “O zaman benim demo yapıp size getirmem lazım” dedim. İki, üç hafta sonra 3 tane demo getirdim. Aradan 1 ay geçti yine gittim. 1 demo daha bıraktım. İki ay sonra yine gittim bu sefer oyunun ilk müziklerini yaptım. “İstanbul’da”nın soundtrackini yapıp götürdüm onlara. Hiç kullanılmayan ama Umut Kuzey’in ‘Gezgin’ isimli bir parçası var; ona verdim o parçayı. İlk olarak oyun için yapmıştım o parçayı.
Sonra uzun zaman üzerine defalarca gittim. 15-20 kere gittiğimi hatırlıyorum. Sürekli demo bıraktım. Baya zamana dayanıyor tanışmamız. En sonunda oyunun müziklerini yapanlara karar veriyoruz pek çok istek var biz seçeceğiz dediler. Tamam dedim ama o tamamı nasıl dediğimi hatırlamıyorum. Bu oyunu bana vermezlerse çıngar çıkartırım, o kadar emek harcadım diyorum kendi kendime. Neyse bir akşam mail geldi ve benim oyunun müziklerini yapmamı istediler. Çok sevindim, çok keyifle yaptım; çünkü en büyük tutkum. Kıyamet Vakti oyunu yapılmaya başladığında şöyle bir şey oldu. Bana ilk oyunun görüntülerini gösterdiler, ama daha hiçbir şey yok. Bana ilk başlangıcı gösterdiler ben onlara 7 tane müzik götürdüm, daha oyunun 6. ayında oyunun ilk bölümü için ben 10 tane müzik götürdüm ve oyunun içinde hepsi kullanıldı.
Mevlüt Ağabey ile tanıştığınız zaman çok sıcak ve dürüst bir enerjisi var. Bu çok önemli biri için ondan aldığınız enerjiyle yapıyorsunuz bir şeyleri seneler içinde ne kadar doğru şeyler hissettiğimi anladım. Projeleri olan ve onları ortaya koymaya çalışan bir insan.

Hangi oyunlar için ses ve efekt yapıyorsunuz?

Öncelikle ben efekt tasarımcısı değilim, müzik yaparım. Bunu benden rica etti Sobee. “Efekt yapabilir misin?” dediler, bende o zaman efekte çok ilgi duyuyordum. Oyunlara, filmlere nasıl efekt yapılır diye araştırdığım bir dönemdi. Tamamen amatörce başladım. Müzikte daha profesyonel olduğumu söyleyebilirim ama efektte çok iddialı değilim. O dönemde İkv’nin efektlerinin bir kısmını; ‘I can football’ un da tamamını yaptım. Tüm oyun içi efektleri ve menüler dahil. Şimdi de ‘Süpercan’ oyunu için bir şeyler yapıyoruz ama çalışmaları hala sürüyor.


Oyun için yaptığınız müzikleri bir albümde toplamayı düşünüyor musunuz?

Orada yapılan müzikleri; benim en büyük hayalim olan, bir senfoni orkestrası olarak yapmayı planlıyorum. Bir albümde toplar mıyım bilmiyorum ama bunun konserini vermeyi daha çok isterim. Bir görüntülü video yayınlamak isterim. Bunun projesini Sobee ile uzun zamandır konuşuyorum. Bunu gerçekten gerçekleştirebilirsek dev bir senfoni, tamamen kıyamet senfonisi… Çılgın bir şey olacak. Böyle bir niyetim var.

Oyun müzikleri yaparken nelere dikkat ediyorsunuz?

Çok oyun oynayan biriyim, çok oyun müziği dinleyen biriyim. Pek çok oyunun soundtrack ı bende vardır ve evde sürekli döner. Yeni yapılan şeyleri takip ederim, beğendiğim tarzda çalışmalar vardır onları kendime örnek alırım kimi zaman; ama tabi ki yapılan oyunun konsepti çok önemli. Ben bir şeyleri dinleyip onun benzerini uygulamıyorum sadece orada beğendiğim yansıtmaları alıyorum. Kullandıkları teknikler çok hoşuma gidiyor bazılarının. En çok dikkat ettiğim şey oyunun konsepti ve ne işe yaradığı ve değişik bir şeyler uygulamayı severim. Bu İkv’nin müziklerine de yansımıştır. İlk sunucuda daha soft parçalar kullanılmıştır. Gittikçe bunun dozajı artmıştır, oyunun içinde yer alan ‘meteor bölgesi’yle birlikte daha sert, daha kararmış, koroların kurulduğu şeyler yapıldı. Çok değişikliğe uğramış şeyler oluyor. Özellikle bu yeni bölgelerde. Bence benim yaptığım en iyi iş en sevdiğim müzik son dönemdeki müziklerdir. En çok dikkat ettiğim yeni bir konseptle her bölümü üretmektir.

Müziklerin ortaya çıkış hikayesi nedir?

Tamamen bir heyecanla çıkıyor. Bu bir sabah kalktığımda da gelebilir. Tamamen ruh halimle alakalı. Kalkıyorum kendimi çok kararmış bir ruh haliyle hissediyorum. Kahvaltı yapmadan bilgisayarın başına oturup hemen bunu yansıta bileceğim bir düzlem yaratıyorum. Oyundan bir bölüm düşünün, atıyorum ‘Migrat’ bölümündeki müzikler gibi… İkv müziklerine başlarken aslında çok daha karanlık şeyler yapabilirim. Hiç umut olmayan müzikler de yapabilirim. İnsanlar sıkılabilir de oynarken. Ama şöyle düşündüm bu müzikleri yaparken. Bu oyunun müzikleri karanlık da olsa sonunda bir hüzün teması vardır. Bunun sebebi de şudur; her biten savaş; evet büyük nefret ve kızgınlıkla yapılabilir ama sonuçta yerde yatan insanları görürsünüz finalde; bu bir hüzün ve üzüntüdür. Yani pişmanlık duyarsınız. Ikv nin müziklerinde baştan sona bu vardır. Hiç bir tema karanlık başlayıp karanlık bitmez her karanlık olan şey hüzün, pişmanlık ve sadelikle biter. Oyuncular oynarken de bunu hatırlasınlar istiyorum çünkü bu kadar karanlık bir dünyamız yok bizim. Sonuçta bu bir fantezidir, bundan keyif alıyoruz ama gerçek hayata da bakmalıyız.

KISA KISA

En sevdiği yemek: Yeşil mercimek.

Hobileri: Film izlemek, foto çekmek, belgesel çekmek

Sevdiği Filmler: Yüzüklerin Efendisi ve Kuzların Sessizliği

En sevdiği Aktör ve aktris: Nicolas Kadge, Liv Taylor

Fobileri: Her müzisyen gibi bende de biraz panik atak var.

Gitmek istediği ülke: Arjantin ve Brezilya.

Huzur veren mekan: Bostancı sahili. Devamlı buraya gelip yürüyüş yaparım. Moda’ya aşığımdır.Yaşlandığımda Moda’da yaşamak isterim.


    Paylaş
Yazar hakkında
Editor

Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız.


« Hız, adrenalin ve ses… FORMULA 1 İSTANBUL’DA
  • Popüler Haberler

    • Sıcacık, enerjik, dobra ve tabi ki de güleç yüzlü: Saba Tümer
      O Türkiye’nin gülen yüzü; kahkahalarıyla milyonların içini ısıtan bir programcı......
    • Kısa süreli hafızaya uzun süreli çözümler
      Salondan mutfağa aceleyle gidip sonra neden mutfakta olduğunu düşündüğün...
    • “Fenerbahçeliler Kulübü” açıldı!
      Melis KARAAHMETOĞLU 2011 bahar dönemi ile birlikte Koç Üniversitesi öğrenci...
  • Fotoğraflar

  • Etiketler

    alo altın altın işçiliği atakan atakan ılgazdağ bahçeşehir barbaros şansal bilgi brezilya fönü bu moda hiç değişmez büyükada büyükada gezisi cilt cilt bakımı dans detoks detoks zamanı eğitim eğitim haberi eğitim çince Finlandiya finlandiya gezisi gezi işçilik koç kültür sanat kürkler meditasyon moda namaste röportaj saba tümer saç sağlık sağlık haberi sağlıklı saç suar suar modacı teknoloji telefon televizyon yeditepe yunanistan yunanistan gezisi çince
  • Giriş


    Parolanızı mı unuttunuz?
    Kayıp parola
    Vazgeç
  • Takvim

    Mayıs 2011
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Nis    
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    23242526272829
    3031  




 

 
© 2011 Kampüs Dergisi
Ege Basın Yayın Matbaacılık Bilişim Sistemleri San. Tic. Ltd. Şti.
info@kampusdergisi.com